Karantina Günlerimiz

tarafından
52
Karantina Günlerimiz

Issız bir adaya düşsen yanına ne almak isterdin? Uzak ihtimalli bu soru için gülerek cevap vermişizdir. Bilseydik karantina yaşayacağız, soruyu öyle sorar hazırlık yapardık. Ama öyle de olmuyormuş galiba çünkü özgürlük, kişisel alan kimseyle paylaşılmayacak kadar değerliymiş. Ya da karantina bizim kendimizi ve çevremizi testimiz. Mesela içimde duran inatçı kıza çok şey borçluyum. Allah’tan beni hiç terk etmiyor, en sıkışık anımda gelip elimi tutup gözlerimin içine bakıyor. Bazen eğilip sarılıyorum ona, içim boşalıyor. Bazen de bakma artık ya deyip iki adım öteye gidiyorum umutsuzca. Ama ya gelir arkamdan sarılır ya ben duramam döner kollarımı açarım. Yapamayız ayrı… Herkesin, “bir ben vardır benden içeru”dediği tarafı var. Orasını keşfetmenin ya da samimi olmanın tam zamanı şu karantina günleri…

Erteleme…

Şu günlerde ertelediğim işler, istekler, kişiler kafamı kurcalıyor.  Evet kişiler de ertelenir, insan en çok insanı erteler. Şimdi içimize oturan yumruklar varsa eğer, en büyükleri bundandır. Sözünü, sesini ertelediğin her insan içine oturur. Boş ver deyip unutuyorsun, önemsemiyorsun o gelip içine yerleşiyor ve senden gitmiyor. Kara tablo… Öyle romantik düşünmeyin hemen, artık yanında çabuk sıkılmaya başlanılan yaşlıları düşünün bir. Bugünlerde sesleri, tesellileri bile sıcak kucak, yumuşak yastık gibi. Erteleme kısmına ilk insan yazdım. İnsan ertelemek hayatını ertelemek… Karantina günlükleri tutuluyorsa zihinde ya da kağıt üzerinde ilk sıralarda kocaman “erteleme” yazıyordur.

Bir de madalyonun öteki yüzü var. Gereksizce, başkasının gönlünü hoş etmek için, kendini ertelemek. Bu da yanlış… Başkaları yüzünden ertelenmiş her niyet ve an sonrasında keşke yapar insana. Hayat hep sınır çekmeyi, kendine alan oluşturmayı işaret edip durur. Hatta anne baba bile olsan, al her şeyim senin olsun demek çocuğuna da sana da iyilik değil, anladım… Uçak düşerken önce hava maskesini kendine tak örneklemesi çok sağlam. Önce sen ki, ona hep var olasın.

Mesela son bir yıldır, kaç hafta sonunda Balaban Köyü/Terkos Gölü’ne gitmek istedim. Şimdi kayıp baharımızda istesek de gidemeyiz. Halbuki doğayla baş başa kaldığımız günlerin hayaliyle oyalanıyoruz çoğu zaman.  İsteyen avm gezer, isteyen pc izler. Bundan sonra tercihleri erteleme…

Tire bekle beni…

Bahane bir illettir, kemirir… Yaz sıcağını bahane etmişim, o kadar yol çekilir mi demişim. Aman ne yapacağız orada diyenleri beklemişim… Uzun yıllar oldu, Tire’de 500 yıllık bir gelenek olan Beledi dokumalarını araştırmak için gitmiştim Tire’ye. Son ustalardan Saim amca ile tanıştım, atölyesi de içinde güzel evine konuk oldum. Daha sonra da fotoğraf için gittim, bir salı pazarı vardır ki tam belgesellik. Sabahın erken saatinde cami hoparloründen yayılan duaya hep bir katılıp, ellerini açarak amin diyen pazarcılar müthiş bir manevi yoğunluk hissettirir insana. Sebze, meyvesinden dokumasına, oyasına ve renkli insan manzaralarına kadar bir gün orada geçirebilir insan. Tire bekle beni, erteledim ama acısını çıkaracağım. Videoyu izleyin hak vereceksiniz.

Bazen de eksik yanlar bahane olur. Begonvil Sokağı için pek çok gezi/araştırma konusunu iyi fotoğraf çıkartamam deyip erteledim. Yazan, çizen, üreten biri bu işten haz alıyor ve iyi yapmak istiyorsa fotoğraf ve editörlüğüne de dirsek çürütmeli. Keyfi katlamak, kıymetini arttırmak için lazım. İndirdim bir program, edit büdüt öğreniyorum şu sıralar. Buraya yazdım ki kaytarmayım. Begonvil, blog, işin bahanesi ertelemek yok hiç bir şeyi, söz…

Hayat ne kadar?

Yaşadığın kadar… Nefes alamayınca bitiyor, daha kötüsü nefes alamıyormuş gibi olunca da bitiyor. Bu nefes aldıran şeyler mal da mülk de, dünya etiketinde değil. Şu günler test etmek için ideal. Kimse ne yaptığı işinden, ne sevdiği kadından/adamdan ne de sosyal sıfatından ibaret değil. Çokuz… Bir öncekilerin hepsi, artı bir o kadarı, bir de aklımıza bile gelmeyeni kadarız. Kendini keşfeden yaşadı, keşfettiğini çoğaltan atladı. Anladım ki, çılgın kalabalıklardan uzakta olmak, o kalabalık içinde yalnız olmaktan iyidir. Tercihlerimi gözden geçiriyorum. Hayat ne kadar? Şükrettiğim, tadını aldığım daha önemlisi bana yettiği kadar.

Karantina anneleri

Karantina günleri sırasında herkes sorgulama yapıyordur, ailesini, çocuklarını, anneliğini… Liste uzar gider, ama anladım ki en hassas yanım/ız çocuklarımız. Ve yine anladım bazen istemeden de olsa zorlandığımız, kararsız kaldığımız yanlarımıza mazeret yapıyoruz onları. Bencillikle kendini de düşünebilmek arasındaki çizgi çok ince. İnce işler, zor işler… Sırat köprüsünü küçükken altında dev alevlerin olduğu asma bir köprü gibi hayal ederdim. Sırat burası, nefsinin üstünde ne kadar kararlı gidiyorsan o kadar güvendesin.

Dinci lafına da fena bozuluyorum…

Şimdi herkes can ve geçim derdine düşmüşken ha bire laf yetiştiren bir güruh da var. Bir de dinci lafı var… Ne demek dinci ya? Neye inanmak istiyorsan inan, kimsenin kimseye karıştığı yok ama genel bir kavram da olsa dinden yeni kavram üretmesin kimse. İnanan görünüp de bunu malzeme yapanlar kast ediliyorsa ona da münafik denir, öyle desinler. Caminin kapanması, Kabe’nin yalnız kalmasını bu kadar diline dolayıp değersizleştirmek dinciliktir asıl. Test zamanı yaşıyoruz… İnancı test, sevdiklerini test, birlikte yaşayabilmeyi test, ayrı kalıp kopmamayı test… Bu kadar testten sonra hala öğrenemezsek. Bilemedim…

Hep deriz ya, alıp başımı bir dağ başına gidesim var. İşte onun için bir fırsat karantina günleri. Issız ada ile başladım, dağ başı ile bitirdim, halim budur yalan yok…